Bölüm 230: Gastronomi Milliyetçiliği

Haftalık bölümleri canlı ve görüntülü izlemek, ilave içeriklere ulaşabilmek ve bizi desteklemek isteyenler için: Patreon

Dünya Nereye Gidiyor’u telefondan dinlemek ve abone olmak için:
Apple iOSAndroidSpotify

OYLAMA

Gel sana Adana’da kebap yedireyim, dünyanın en iyi yemeklerinin Türkiye’de olması, kendi mutfağını bilmemek, bilgisiz ve çok iddialı olmak, kendini kültürden ayıramamak, dünya mutfağı, az pişmiş et, fine dining porsiyonları ve daha fazlası bu bölümümüzde.

8 thoughts on “Bölüm 230: Gastronomi Milliyetçiliği”

  1. Sizi dinlemeye başladığımda liseye yeni geçmiştim. Şimdiyse üniversite sınavına hazırlanıyorum. Vay be! Zaman ne çabuk geçiyor…

    Like

  2. Bölümün kalan yarısını dinledim. İsteyen istediğini yesin kimseye bir şey demiyorum diyen Aleksin maskesinin düştüğü kısımlara bayıldım. Az pişmiş et için yapılan klişe şakalardan yakındıktan sadece 1 dakika sonra çok pişmiş ete kayış gibi demesi ve sonradan toparlamaya çalışması mükemmeldi.

    Son olarak da Hakan’a bir sorum var. Heinz mayonezle Tat mayonezi ayıramayan bir adam gurme olabilir mi 😀

    Like

  3. Türkiye’de temel sorun şu: Tamam çok güzel zeytinyağlı yaprak sarmamız var ama bunu dışarıda yiyebileceğin bir yer yok. İstanbul dışında dışarıda kebap dışında bir şey yiyebileceğin yer yok neredeyse.

    Like

  4. bu iki haftalık süreçte hakanla ruh eşi olduğumuz tescillendi çünkü benim hayatım da bir tık boka sardı. size bir iyi bir kötü haberim var. iyi haber istanbula taşınıyorum. kötü haber istanbula taşınıyorum. son üç gündür ev ilanlarına bakarken varoluşsal sancılar çekiyorum ve sana saygı duyduğumu belirtmek istiyorum aleks. eminim ki bu devirde evlenmek gibi bir çılgınlığı planlaman dostun olan bana güven, düşmanın olan epik’e korku salıyordur. ha bu arada unutmadan söyleyeyim, en sevdiğim tatlı hakanın dudakları.

    not:ben sana zilli fondü ısmarlarım aleks sen bana hakanın dudaklarını ısmarlayabilir misin

    Like

  5. Bölümün sonuna doğru Çocuklar Duymasın Haluk referansı verdiğiniz esnada bu meselenin kaynağına değip geçtiniz. Sıkıntı tam oralarda bir yerde yatıyor, 2000ler mizahında Çocuklar Duymasın, Avrupa Yakası, Recep İvedik gibi bir dizi popüler program ve filmde bahsettiğiniz meseleler, gurme restoranlar, genel olarak “yerli ve milli” sayılmayan, aşina olunanın haricinde olan hemen hemen her şey bir çeşit bunlara yüzeysel biçimde özenen insanlar ve bu insanları dolandıran düzenbazlar ilişkisi olarak ele alındı. Dönemin popüler “beyaz Türk” karşıtlığı içinde bu trope çok beğeni topladı ve hala kültürü şekillendiriyor.

    Tiktokta biri adabı muaşeret hesabı açmış, mesela restoranda davette karpuz nasıl yenir gibi bilgiler veriyor. Bunlar gerilim konusudur çünkü, ulan bunun çekirdeğini ne yapacağız, tükürsem olmaz, yutsam olmaz diye gıcık olursun. Kimse de anlatmaz. Bunları anlatıyor. Altı yorum dolu “kardeeş, ben bunu kabuğuyla elime alıp yiyorum” falan diye. Yani, hala Çocuklar Duymasın Haluk ile Avrupa Yakası Selin ikileminde yaşıyoruz.

    Klasik senaryo: beyaz yakalı ve aralara İngilizce kelimeler atan -genelde kadın, çünkü ‘batı özentisi’ feminenlikle özdeşleştirilir- karakterlerden biri tamamen yüzeysel sebeplerle (moda olduğu için) vejetaryen olmaya özenir, bu sebeple bir süre diğer yiyeceklere karşı tiksinti tepkileri verir ama içten içe bu yemekleri arzulamaktadır (çünkü aslında “sahici” kültürü bu değildir). Sosyal ortamında bulunan daha “Anadolulu” karakter (genelde erkek, çünkü yerlilik maskülen -iyi- olmakla özdeşleştirilir) onun bu davranışını tiiye alır, çünkü esasen olduğu kişi olarak davranmaktan çekinmemektedir. Bölüm sonunda, vejetaryen olanın aslında gizliden gizliye et yediğini görürüz. Böylece, geleneksel olanın esas olduğu ve yenilikçi olanın yüzeysel ve sahte bir özentiden öteye gidemeyeceği bir kez daha görülür ve gerilim çözümlenir.

    Bu senaryo ve benzerleri bizim çocukluğumuza denk gelen süreçte o kadar çok işlendi ki, bu bölümleri teker teker hatırlamayan kişiler bile, gurme yiyecek, vegan menü, doğu asya mutfağı (suşi burada önemli bir semboldür mesela, “kendi rızasyıla suşi yiyen erkek” şakaları yapılır) gibi seçeneklerle karşılaştığında otomatik olarak kafasında geleneksel ve esas ile yenilikçi ve sahte ikiliğini kuruyor ve bunun yarattığı gerilimle (eğer bunu beğeni gösterirsem sahte, özenti, feminen olurum gerilimi) kendisi ile bu seçenekler arasında mesafe kurmak amacıyla ezberlenmiş mizahi tepkileri veriyor. “Gel seni Adana kebap yemeye götüreyim” yani, “bak aslında sen de ben de biliyoruz, arzuladığın bu değil, bu ayakları bırak ve kendin ol. Ben bütün maskülenliğim ve hakikiliğim ile seni gerçek arzularını olduğun gibi yaşamaya çağırıyorum.”

    Bu yüzden su şişesinin üzerine vegan yazsan içmeyecek insanlar var, ya da yan taraftaki kafede berbat bir bardak toz kahveye aynı parayı verecek olsa bile yemin billah Starbucks’a girmeyecek, her seferinde de “gel ben sana evde üçü bir arada yaparım ehe ehe” diye kafa ütüleyecek tipler.

    Hatta, belki denk gelmişsinizdir, sınır aşımı durumlarında bu tip insanlar çok öfkeleniyor. Sınır aşımından kastım, örneğin vegan lahmacun gibi ürünler. Vegan lahmacun gören twitter sakinleri örneğin, “madem vegansın neden lahmacun yiyorsun” diyorlar. Burada veganlar, “yahu kardeşim, ben lahmacun sevmediğim için değil çevre ve hayvan hakları bunu gerektiriyor diye vegan oldum, kaldı ki sanane” diye tepki veriyor ama karşı tarafın asıl derdi “veganlık yeni ve feminen, bunu neden lahmacun gibi geleneksel ve maskülen bir şeyle alaştırıyorsun” derdi. Bu kaygıların kendisi alay konusu olmadıkça devam eder herhalde.

    Kusura bakmayın çok uzun yazıp makaleye döndürdüm işi ama siz konuya teğet geçip gidince işin bu boyutu da açılsın istedim.

    Like

  6. falafelin türkiyede beyaz türk işi olarak değil ucuz mekan olarak popülerleşmesi ve bu muhteşem yeşilci vegan güzel yemeğe rahat erişimimiz suriyeden gelen sığınmacı mutfak sayesinde zuhur etmiştir. gastronomi milliyetçiliği dünyayı kötüye götürüyor, falafeller memleketine geri dönmesin.

    Like

  7. Baktım desteğe ihtiyacınız var, geri döndüm. Hem de size yeni dinleyiciler kazandırarak! Sizden çeyrek yaşam krizimle alakalı aldığım tavsiyeler sonrası hayatta tüm tuşlara sırayla basmaya başladım. Okulu bitirdim, askerliğimi yaptım, işe başladım ve çeyrek yaşam krizini atlattım. Toksik bir mutluluk sahibiyim. Günbegün iyiye doğru ilerliyorum. Hakan “koygötüne” demişti, çok haklıymışsın hakancığım. Artık hakancıyız…

    Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: